
İstanbul Teknik Üniversitesi’nin bahçesinde küçük bir bekçi kulübesi. Ama öğrenciler içeride namaz kılıyor. Safta, birinci sınıf talebesi Mehmet Recai de var. Namazdan sonra üst sınıftan bir isimle tanışır: Necmettin Erbakan. 1947’deki bu tanışma, genç mühendis adayı Recai’nin geleceğini de şekillendirdi. Erbakan’ın hem iş hem siyaset hayatında yanındaki isimlerden biriydi artık. Nitekim, Millî Selamet (MSP) ve Refah Partisi’nde (RP) Erbakan’ın yardımcısı oldu. İki kez bakanlık yaptı. Erbakan’ın siyasi yasaklı olduğu ve sancılı günlerin başladığı 28 Şubat sürecinde partinin başına o geçti. Millî Görüş’ün yükü artık onun omuzlarındaydı. 10 yıl genel başkanlık yaptıktan sonra Ekim 2008’de aktif siyaseti bıraktı. Onun hayat öyküsü, bir türlü rayına oturmayan Türk demokrasisinin de özeti niteliğinde.
Tek parti dönemindeki öğrencilik hayatı, 27 Mayıs darbesi sırasında DSİ’deki çalışmaları, 12 Eylül ihtilalinde cezaevinde yaşadıkları, 28 Şubat sürecindeki sıkıntılı günleri ve kendisine emanet edilen Millî Görüş partileri, hikâyesindeki kesitlerden sadece birkaçı. Peki, bu zor süreçlerde hangi tecrübeleri yaşadı? “GAP’ın gizli mimarı” olarak görülmesinin sebebi ne?
Kutan, bir yıl önceki SP kongresinde (26 Ekim 2008) yerini Numan Kurtulmuş’a bırakırken duygusal bir atmosferde partililerle vedalaştı. Salonda onun arkasından ağlayan partililer vardı. Aslında çok önceden genel başkanlığı bırakmak istiyordu; ancak lideri buna izin vermemişti: “Türkiye’de mecburi askerlik 1,5 yıl. Ben 4 yılımı doldurdum’ dedim. Ama bölünmeden dolayı zor bir süreçten geçiyorduk. Bırakmam davaya menfi etki yapabilirdi.”
Gerçekten de siyasi hayatının her döneminde davanın en önemli ferdiydi. 28 Şubat, sadece Millî Görüş hareketinin kırılma noktası olmadı, onun omuzlarına ağır bir yük getirdi. 1998’in ilk ayında RP’nin kapatılması ve Erbakan’a siyasi yasak kararı çıkması üzerine ‘geçiş dönemi’ için düşünülen en uygun adaydı. Böylece Refah’ın yerine kurulan FP’nin mayıstaki (1998) kongresinde genel başkan seçildi. Ancak, Millî Görüş hareketi için çok sıkıntılı ve sancılı günler başlamıştı. Parti içinde söz sahibi olmak isteyen ‘yenilikçi grup’ doğmuştu. 14 Mayıs 2000’deki FP kongresinde partideki bu çekişme gün yüzüne çıkmış, yenilikçi kanat Kutan’ın karşısına Abdullah Gül’ü çıkarmıştı. Ancak Kutan, 112 oy farkla yeniden partinin başındaydı.
FP’nin kaderi de Refah’ınki gibi oldu. Dönemin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş’ın açtığı kapatma davası 22 Haziran 2001’de sonuçlandı ve parti kapatıldı. Yenilikçi kanatla yollar artık tamamen ayrıldı. Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Bülent Arınç gibi önemli isimlerin öncülüğünde hareket eden yenilikçiler, FP’nin yerine kurulan Saadet Partisi’ne katılmadı.
Peki, bu zor süreçte partinin başında bulanan Kutan neler hissediyordu: “O sıkıntılı günlerde hep sabrettim. Şartların zamanla değişeceğine inandım. En zor dönemin yükünü taşımak mecburiyetindeydim. En az zararla bu hareketi belli bir noktaya getirmek zorundaydım.” 28 Şubat’ta iktidardan indirilmesine rağmen hâlâ toplumsal desteği vardı Millî Görüş’ün. Nitekim ‘postmodern darbe mağduru’ olarak girdiği 1999 seçimlerinde yüzde 15,4 oyla 179 milletvekili çıkarmıştı. Ancak kapatma davaları ve ‘yenilikçi-gelenekçi’ tartışmaları partiyi iyice zayıflatmıştı. Kutan’a göre bölünme olmasaydı Millî Görüş iktidara gelecekti: “Aslında FP’nin ilk dönemlerinde Türkiye’deki gidişat Millî Görüş’ün iktidara geleceğini gösteriyordu. O dönem yapılan araştırmalar da bunun kanıtı. Ne zaman ki arkadaşlarımızdan bir kısmının partiden ayrılma eğiliminde oldukları ortaya çıktı bu durum camiada endişeye sebep oldu, ümitler zedelendi.”
“İHTİLALDEN İKİ AY ÖNCE
YERİMİZİ AYARLAMIŞLARDI”
Recai Kutan, 1973’te Erbakan’ın isteği ile siyasete atıldı. Bu işin zorluğunu da 12 Eylül ihtilalinde öğrendi. Aslında darbeden kısa süre önce Kenan Evren ile yaptığı görüşmede müdahalenin olacağını hissetmişti: “Cumhurbaşkanlığı seçimi krize dönüşünce Kenan Evren her partiden bir yöneticiyi Genelkurmay’a davet etti. MSP’den ben gittim. Erbakan’ın bazı söylemlerine kızmış, sitem ediyordu. Böyle bir arayış içinde olduklarını doğrusu hissettim.”
Hisleri onu yanıltmadı, darbe geldi ve bir ay sonra (15 Ekim 1980) MSP yöneticisi olarak gözaltına alındı. Diğer parti yöneticilerinin kaldığı Kirazlıdere tutukevinde (Dil ve İstihbarat Okulu) 9,5 ay sürecek hapis hayatı başlıyordu. Aslında 12 Eylül sabahı gözaltına alınmayı bekliyordu: “Sabah erken duyduk haberi. Hemen çocuklarla helalleştim. Küçük bir valiz hazırladım ve Karanfil sokağındaki evimin önünde beklemeye başladım. Bir minibüs geldi, içinden bir subay ve süngülü dört asker çıktı. Tam bizim kapının önünde durdular. İçeri girmelerini bekledik ama bir süre sonra gittiler.” Askerler, bir daha Karanfil sokağına uğramadı. Ancak Kutan’ın özgürlüğü sadece bir ay sürdü. 15 Ekim’de radyodan adı anons edildi. İsmi ‘tutuklanacaklar’ listesinde geçiyordu. Hiç beklemedi, aynı gün gidip kendisi teslim oldu. O gün en çok anne ve babasının hayatta olmayışına seviniyordu. Çünkü onlar hapse düşmesine dayanamazdı.
Kirazlıdere tutukevinden içeriye ilk adımını attığında ‘uzun süre burada kalırım’ diye düşünüyordu. Partili arkadaşlarının gösterdiği sıcak ilgi o soğuk kafesin havasını değiştirmişti. Üç ayrı koğuş vardı. Birinde MSP’liler, diğerinde MHP’liler, öbüründe ise CHP’liler kalıyordu. ‘Ülkeyi idare edememek’le suçlananlar aynı kaderi paylaşmıştı. Erbakan ve Alparslan Türkeş (MHP lideri) özel odalarda kalıyordu. Üç katlı binanın zemin katında cezaevi yönetimi, üst katında ise ‘kader mahkûmları’ vardı. Bu bina havacılara ait Dil ve İstihbarat Okulu olarak biliniyordu. Cezaevindeki ilk günlerinde ihtilalle ilgili ilginç bir gerçeği öğrendi: “Burası darbeden iki ay önce hapishane hâline getirilmiş. Demir parmaklıklar, zincirler sonradan monte edilmiş. Hatta cezaevini korumakla görevli askerî birlik de iki ay önce Çanakkale’den getirilmiş. Yani yerimizi ihtilalden çok önce ayarlamışlar.”
MSP’liler, kendileri için ayrılan demir parmaklıklı bölüme ‘Selamet Koğuşu’ diyordu. Erbakan ile birlikte 17 kişiydiler. Partinin resmî protokolü, burada da uygulanıyordu. Örneğin yemek masasında oturma düzeni protokole göre oluyordu. Baş tarafa Erbakan, sağında Lütfi Doğan, solunda Tahir Büyükkörükçü, bu isimlerden sonra sırayla Süleyman Arif Emre, Fehmi Cumalioğlu, Yasin Hatipoğlu, Şevket Kazan, Şener Battal ve Temel Karamollaoğlu geliyordu. Yemekleri gençler; Battal ve Karamollaoğlu hazırıyordu. Kutan, kiler ve yemek işlerinden sorumluydu. MHP’lilerin koğuşunda durum biraz farklıydı: “MHP’lilere evlerinden yemek geldiği zaman herkes kendi odasında yiyordu. Gördüğümüz kadarıyla merhum Türkeş nerdeyse yalnız başına kalmış bir adam pozisyonundaydı.
”Selamet Koğuşu’ndaki disiplin günlük hayatı da belirlemişti. Namazlar cemaatle kılınıyordu. İmam, Lütfi Doğan’dı. Önceleri cemaate sadece MSP’liler katılıyordu; fakat sonra cemaat artmıştı: “MHP’liler ilk zamanlarda gelmiyorlardı ama sonra gelmeye başladılar. Belli bir süre sonra Türkeş de geldi.” İkindi namazından sonra Lütfi Doğan, hadis dersleri veriyordu. Bu derslerin daimi talebelerinden biri de CHP’li Ertuğrul Günay’dı. Tahir Büyükkörükçü ise divan edebiyatından Farsça dersler veriyordu. Bu dersin en iyi talebesi Yasin Hatipoğlu’ydu. Selamet Koğuşu’nun en keyifli anları şiir ve edebiyat sohbetlerinin yapıldığı saatlerdi: “Şevket Kazan Bey’in idaresinde koromuz vardı. İlahiler söylüyordu. Süleyman Arif Emre ve Yasin Hatipoğlu ise karşılıklı atışmalar yapardı aruz vezni ile. Fehmi Cumalıoğlu çok şiir yazardı. Şevket Kazan da dörtlükler, rubailer yazmaya başladı. Ben o şiirleri toparlıyordum.”
Selamet Koğuşu’ndaki sıcak hava CHP ve MHP koğuşunda yoktu. Çünkü onlar birbirleri ile hiç temas kurmazdı. Ama Selamet Koğuşu hem MHP’lilerin hem de CHP’lilerin uğrak yeriydi. MHP’liler zaten namazı burada kılıyordu. CHP’den Ertuğrul Günay, Temel Ateş, Nedim Orhan, Ahmet Yıldız, Tuncay Mataracı ve Şerafettin Elçi de Selamet Koğuşu’nu sık ziyaret eden isimlerdi. Bu arada Türkeş ve Erbakan zaman zaman buluşuyordu. Bu temasları yürüten arabulucu Kutan’dı: “Merhum Türkeş davet ediyordu beni. ‘Hoca ile bir araya gelsek iyi olur’ diyordu. Hocaya haber veriyordum. Derken ya hocanın odasında ya da Türkeş’in odasında görüşme oluyordu.” Cezaevinde kaldığı süre içinde Kutan’ı rahatsız eden en önemli durum ailelerle görüşmenin haftada 10 dakika ile sınırlanmasıydı. Süngülü askerlerin gölgesinde çocukları ve eşiyle hasret gideremiyordu. Bu yüzden duygularını mısralara döküyordu. Her hafta ailesine mektup yazıyordu.
12 Eylül darbecileri bütün partilerin kapısına kilit vurmuştu. Millî Güvenlik Konseyi, iki yıl sonra partilerin kurulmasına izin verince Millî Görüş hareketi bu kez Refah Partisi ismiyle siyasi alandaydı. Partinin en önemli yöneticileri arasında yine Kutan vardı. Millî Görüş’ün yükselişe geçtiği 1991’den sonraki başarıda katkısı büyüktü. 1995 seçiminde yüzde 21 oy oranıyla kazınılan zafer, hareketin sıçradığı en yüksek nokta oldu. Refahyol hükûmeti ile Erbakan ilk kez başbakan olurken, sırdaşı Kutan enerji ve tabii kaynaklar bakanı olarak kabinede yer aldı.
GAP’IN GİZLİ MİMARI
Kutan’ın bu çetrefilli hayata adım atmasında biraz da iş hayatında gösterdiği başarının etkisi var. 1952’de İTÜ’den mezun olduktan sonra DSİ’nin Malatya Bürosu’nda Korkut Özal ile çalışmaya başladı. Munzur Nehri üzerine kurulacak barajın yerini tespit etmek için günlerce katır sırtında gezdi. 1957’de ise DP hükûmetinin onayıyla DSİ’nin Diyarbakır bölge müdürü oldu.
DSİ’nin genel müdürü Süleyman Demirel’di. Genç bir mühendis olarak GAP’ın etüt çalışmalarına öncülük etti. 9 yıl kaldığı bu görevde Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yapılmış Keban dışındaki tüm baraj ve sulama projelerinin temelini attı, barajlara isim verdi. Karababa adını verdiği baraj daha sonra Atatürk olarak değiştirildi. 1963’te NATO’nun Diyarbakır’da bir tatbikatı oldu. Millî Birlikçi komutanlar bu tatbikata katılmıştı. 100’e yakın general tatbikattan sonra Fırat ve Dicle nehirleri ile bölgedeki ovaları gezdi. Bölgenin bu zenginliğine rağmen neden insanların yoksul olduğunu anlamaya çalışıyorlardı.
Diyarbakır Valisi Namık Kemal Şentürk, onları DSİ’nin Diyarbakır Bölge Müdürlüğü’ne götürdü. Genç mühendislerin çalıştığı bu büronun başında Kutan ve Fehim Adak vardı. GAP’ın ilk etüt çalışmalarını yürütüyorlardı. Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay, bölgenin nasıl kalkınacağını öğrenmek isteyince, 33 yaşındaki Kutan bütün kuvvet komutanlarına brifing verdi:
“İki saat boyunca Fırat ve Dicle havzalarındaki su ve toprak kaynaklarından, sulama, hidroelektrik enerji üretimi imkânlarından ve üzerinde çalıştığımız projelerden bahsettim. Projelerin ekonomiye katkılarını anlattım. Gerçekleşmesi durumunda Türkiye’nin bölgede güç kazanacağını ifade ettim. Komutanların yüz ifadelerinden çok memnun oldukları anlaşılıyordu. Bir süre sonra Hava Kuvvetleri Komutanı İrfan Tansel, Cevdet Sunay’dan izin alarak ayağa kalktı, gelip beni kucakladı. İki yanağımdan öptü.” Komutanlara verdiği bu brifing yıllar sonra karşısına çıkacaktı. 12 Eylül’ün yasaklı günlerinde bir arkadaşını ziyarete gitmişti. Kenan Evren’e yakınlığı ile bilinen MDP Genel Başkanı Turgut Sunalp de oradaydı. Durmadan ANAP lideri Turgut Özal’ı eleştiriyordu: “Özal Keban’ın da Karakaya’nın da altında kendisinin imzasının olduğunu söylüyor. Ama bu doğru değil.”
Kutan o sırada pürdikkat Sunalp’i dinliyordu: “Ben daha kurmay albayken Diyarbakır’da DSİ’deki bir brifinge katıldım. Gencecik bir mühendis bize iki saat boyunca projelerini anlattı. Ben GAP’ı ilk defa bu genç adamdan duydum. Bu projeler, o genç ve kadrosuna ait. Allah selamet versin, kim bilir nerededir.” Bu sözlerden sonra Kutan söz alıyordu: “Efendim size o takdimi yapan bendim.” Bu cevabı duyunca şaşkınlığını gizleyemiyordu Sunalp.
İş hayatında bu başarılarına rağmen aslında o edebiyatçı olmak istemişti. İlkokul ve liseyi memleketi Malatya’da bitirdikten sonra edebiyat okumak vardı aklında. Lisede edebiyat hocası Arif Nihat Asya’ydı ve ondan etkilenmişti. Ancak babasının isteği ile inşaat mühendisliğine yöneldi. O yıl İstanbul tıbbı da kazanmıştı. Bir süre hem tıp hem de mühendislik fakültesine devam etti.
Ancak mühendislikte karar kıldı. Siyasete çok geç girmesine rağmen aslında üniversite yıllarında, siyaset merkezli mücadelelerin içinde yer aldı. İTÜ Talebe Birliği’ni o dönem İnkılapçı öğrenciler yönetiyordu. Korkut Özal, Mehmet Turgut gibi arkadaşlarıyla birliği ele geçirdi. Ardından Millî Türk Talebe Birliği’ni (MTTB) CHP’nin elinden aldılar. Üniversitede entelektüel bir çevre edinmişti. Ali Fuat Başgil, İsmail Danişment, Nurettin Topçu, Bahadır Dülger, Rauf Orbay, Hamdullah Supni Tanrıöver gibi önemli isimlerle zaman zaman bir araya geliyordu. Ayrıca Türk Kültür Ocağı’na da gidiyordu. Ancak ocak Nurettin Topçu’nun önderliğinde ‘Anadolucular’ ve Nihal Atsız’ın temsil ettiği ‘Turancılar’ olarak iki hizbe ayrılmıştı. Komünizme Karşı Mücadele adında 4 sayfalık tabloid bir gazete çıkarıyorlardı. Gazeteyi sokaklarda satanlar arasında Kutan da vardı. Topçu, Atsız, Ali Fuat Başgil, Arif Nihat Asya, Prof. Remzi Oğuz Arık gibi isimler orada yazıyordu. Derginin yazı işlerine Bediüzzaman Said Nursi’nin avukatı Bekir Berk bakıyordu.
Kutan’ın hayat öyküsü aslında Türk siyasetinin serencamı gibi. Tek partili dönem, demokrasiye geçiş, darbe ve muhtıralı yıllar olmak üzere ülkenin bütün sancılı günlerine tanıklık etti. Siyasette başarılı bir profil çizmemesine rağmen nezaket ve hoşgörüsü ile akıllara kazındı. Ama onu ön plana atan en önemli özelliği yarım asırlık Millî Görüş davasının çilesini çeken adam olmasıydı.
Kutan: En çok bulvarda yürümeyi özledim
Recai Kutan, genel başkanlığı bıraktıktan sonra özellikle torunlarına zaman ayırıyor. Fırsat buldukça hatıralarını yazıyor. Genellikle ekonomi ve dış siyasetle ilgili kitapları okuyor. Edebiyat ve şiire ilgisi devam ediyor. Bugünlerde Niyazi Mısri’nin şiirlerini ezberlemekle meşgul. ESAM’ın da genel başkanlığını yaptığı için mesaisinin yüzde 60’ını buraya harcıyor. Aynı zamanda partide genel idare kurulu üyesi. Ayrıca SP Genel Başkanı Numan Kurtulmuş’a ihtiyaç duyduğu konularda danışmanlık yapıyor. En çok özlediği şeyi şu cümlelerle ifade ediyor: “Şöyle tek başıma Atatürk Bulvarı’nda vitrinlere baka baka yürümek. 10 yıldan beri o bulvarda yürüme imkânım olmadı.”
AKSİYON

Her daim yanımızda olan İlçemizi yalnız bırakmayan Tekbir giyim yöneticisi Sayın Sadrettin KARADUMAN’a Yedisu İlçe başkanlığı olarak teşekkürederiz

Bayram bir sevinç ve neşe günüdür. Yüce duyguların coştuğu, sevgi ve saygı, hislerinin mü’minler arasında alabildiğine canlandığı güzel günlerden biridir. O günde yardımlaşma ve kaynaşma son sınırına varır.
Bayram insanları kaynaştırıp biraraya getiren en güzel vesilelerden biridir. Öyle ki, bayramda şahlanan yardımlaşma ve hediyeleşme ruhu yalnızca hayatta olanlara bağlı kalmaz, dünyadan gidip kabirlerinde bir Fatiha bekleyenlere kadar uzanır. Onların bu dileğini yerine getirmek için mü’minler bayramda kabirleri ziyaret ederler; ruhlarına Kur’ân’lar, Fatihalar ve dualar okuyarak onları da sevindirirler.
Ramazan Bayramının mü’minler arasında ayrı bir yeri vardır. Çünkü Ramazan Bayramı, hergün tutulan orucun iftar vaktindeki sevinci gibi, tutulan bir aylık orucun toplu bir iftar sevincini ifade eder. Bir ay gibi uzun bir süreyle, özellikle Ramazan’ın yaz mevsimine denk geldiğinde sıcak günlerde nefislerine oruç tutturan mü’minler, sabır imtihanını vererek manevi sorumluluktan kurtulmanın sevincini Ramazan Bayramında yaşama imkânına kavuşurlar.
Ramazan ve Kurban bayramları Hicretin 2. yılından İtibaren kutlanmaya başlanmıştır. Ramazan orucu da ilk defa bu yıl farz kılınmış, bu ayı oruçla geçiren rnü’minler sonraki ayın (şevval) ilk üç gününü bayram olarak kutlamışlardır. Bu sebeple bu bayrama Ramazan Bayramı denmiştir.
“Bu günümüzde yapacağımız ilk şey namaz kılmaktır”(1) mealindeki hadise dayanarak Ramazan ve Kurban bayramları bayram namazlarının kılınmasıyla başlar.
Hz. Peygamber, “Arefe günü, kurban günü ve teşrik günleri biz Müslümanların bayramıdır. Bu günler yeme içme günleridir”(2) buyurmuştur.
Ramazan Bayramım da bu manada bir gün olarak kabul etmiş ve bu bayramı Ramazan orucunun iftar günü olarak nitelendirmiştir.(3) Bu sır içindir ki, Ramazan ve Kurban Bayramlarında oruç tutmak haram kılınmıştır. Bir gün önce oruç bozmak haramken, bir gün sonra oruç tutmanın haram olması, mü’minlerin düşünce ve duygu dünyasında nimetlerin gerçek Sahibini hatırlatan en etkili bir sebeptir.
Herkes bir gün önce kimin emrine uyarak oruç tutuyorsa, bugün de Onun rızasına uyarak orucunu açar. Ve Onun gerçek nimet Sahibi olduğunu hakkıyla idrak ederek, gerçek bir şükre yol bulur.
Bayram bir aylık orucun toplu bir iftarı olduğu için, günlük iftarların sünnet türünden âdabı bayramda da yerine getirilir. Nitekim orucunu tatlı bir şeyle açmayı adet edinen Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam, Ramazan Bayramına da tatlı yiyerek başlarlardı. Bayram sabahında hurma gibi bir tatlı ile bir aylık oruçlarını açmadan evlerinden ayrılmazlardı. (4)
Her vesile ile bizleri ibadete ve ahiret amellerine teşvik buyuran Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam, yılın iki bayram gecesinde kalkıp ibadet etmeyi tavsiye ederlerdi. Bu gecelerde uyanık bulunmanın, kalbin uyanıklığına vesile olduğunu bildirirlerdi. Bunu bir hadis-i şeriflerinde şöyle ifade etmişlerdi:
“Sevabını Allah’tan umarak iki bayram gecesinde kalkıp ibadet eden kimsenin kalbi, kalblerin öldüğü gün ölmez.” (5)
Bayramlar saadet asrında da bambaşka bir hava ve neş’e içinde yaşanırdı. Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam bayram sabahında namazgaha çıkardı. Peygamber hanımlarının da, diğer hanımlar ve kızlarla birlikte namazgaha çıkması istenirdi. Kadınlar cemaatin arka tarafında yer alırlardı.(6) Kılınan bayram namazından sonra Peygamberimizin Aleyhissalâtü Vesselam cemaate hitaben bir hutbe okuduğunu anlatan îbni Mes’ud (r.a.) devamla şöyle der:
“Resuîullah Aleyhissaiâtü Vesselam üzerine şehadet ederim ki, o namazı hutbeden önce kıldı. Sonra hutbe okudu. Daha sonra kadınlara işittiremediğini düşünüp onların yanına geldi. Onlara hatırlatmalarda bulundu, öğüt verdi ve sadaka vermelerini emretti.
Bilal de elbiselerini açmış, vermelerini işaret etmekte idi. Kadınlar yüzük, halka ve diğer kıymetleri şeyleri atmaya başladılar.” (7)
Bu hadiseyi anlatan sahabilerden biri, “Kadınların bu verdikleri Ramazan Bayramı zekatı mı idî?” sualine şöyle cevap verdi: “Hayır, lakin o vakit verdikleri bir sadaka idi. Kadınlar yüzüklerini atıyor ve atıyorlardı.”(8)
Aynı olaya işaret eden Ebu Saidi’l-Hudri de (r.a.) bayram gününde en çok sadaka verenlerin kadınlar olduğunu anlatır.
Ramazan Bayramı, bağışlanmış olmanın bir sevinç işaretidir. Bu bağışlanma müjdesini insanlara melekler veriyor.
Sa’d bin Evs el-Ensârî anlatıyor: Resulullah Sallal-lahü Aleyhi Vesellem şöyle buyurmuştur.
Ramazan Bayramı sabahı melekler yollara dökülür ve şöyle seslenirler:
“Ey Müslümanlar topluluğu! Keremi bol olan Rabbinizin rahmetine koşunuz. O, bol iyilik ve ihsanda bulunur. Sonra onlara bol bol mükâfatlar verilir. Siz gece ibadet etmekle emrolundunuz ve emri yerine getirdiniz. Gündüz oruç tutmakla emrolundunuz, orucu tuttunuz ve Rabbinize itaat ediniz, mükâfatınızı alınız.
“Bayram namazını kıldıktan sonra bir münadi şöyle seslenir:
“Dikkat ediniz, müjde size! Rabbiniz sizi bağışladı, evlerinize doğru yola ermiş olarak dönünüz. Bayram günü mükâfat günüdür. Bugün semâ âleminde mükâfat günü olarak ilan edilir.”(9)
Bayram günleri sevinç günleri olduğu için, bu sevincin açıkça gösterilmesine vesile olacak meşru oyun ve eğlencelere de müsaade edilmiştir. Bu hususta Müslim’de ayrı bir bab ayrılmış ve misaller verilmiştir. Bunlardan birinde Hazret-i Âişe (r.a.) şöyle anlatır:
“Bir grup Habeşli, bir bayram günü mızrak ve kalkanlarıyla gösteriler yaparken rakseder gibi oynuyorlardı. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam beni çağırdı. Başımı onun omuzuna dayadım. Bu vaziyette onların harp oyununa bakmaya başladık. Ta onlara bakmaktan ilk vaz geçen ben oluncaya kadar.”(10)
Ancak bayramdaki sevincin gaflete dönüşecek kadar taşkınlığa varmaması lazımdır. Eğlence meşru dairede olmalı ve günah unsurlarını taşımamalıdır. Esasen bayram Allah’ın bize verdiği İlahi bir ziyafettir. Bu bakımdan, bayram gününde en çok Allah’ı hatırlayıp şükretmeye ihtiyacımız vardır. Zaman şeridi içinde bayram yeni bir değişimin başı, bir dönüm noktası ve bir muhasebe vaktidir. Ömürden bir yılın daha geçip gittiğini, kabir alemine doğru bir adım daha yaklaşıldığını hatırlatan vesilelerden biridir.
“Bunun içindir ki, bayramlarda gaflet istila edip gayr-i meşru daireye sapmamak için, rivayetlerde zikrullaha (Allah’ı zikretmeye) ve şükre azim tergibat (büyük teşvikler) vardır. Ta ki, bayramlarda o sevinç ve sürür nimetlerini şükre çevirip, o nimeti idame ve ziyadeleştirsin. Çünkü şükür nimeti ziyadeleştirir,, gafleti kaçırır.” (11)
Nitekim büyük cemaatler halinde kılınan bayram namazları esnasında getirilen tekbirler, gafletin giderilmesine ve şükür vazifesinin yerine getirilmesine en büyük bir vesiledir. Sadece bir ülke halkının değil, yeryüzünde sayısı milyarlara varan Müslümanların hep beraber aynı anda tekbir getirdiklerini hayal ettiğimizde, karşımıza çıkan muhteşem tablo, bayramlarımızı kâinat çapında bir manaya kavuşturur. O anda adeta yeryüzü tek bir ağız olur, tekbir getirip namaz kılar gibi bir hale bürünür. Misâl âleminde birleşen o seslerin bir anda yeryüzünden yükselişi, adeta muhteşem bir koro halinde dünyamızın göklere doğru tevhidi haykırmasıdır.
Bu muhteşem manaların yaşandığı bayram günlerinde küçük meselelerden çıkan kırgınlıkların, dargınlıkların ne önemi olabilir? Onun için bayramda her mü’minin kardeşleriyle kardeşlik sözleşmesini yenilemesi, kuvvetlendirmesi, fakirlerin yardımına koşması, çocuklarını sevindirmesi lazımdır ki, o manalar yaşanan hayata geçsin.
Bayramların asıl süsü ve zineti tekbirlerdir. Getirilen her tekbir ruh ve gönüllerde manevi coşkuyu ve heyecanı canlandırır. Kulu, Rabbinin azameti karşısında yüce duygulara taşır.
Ebû Hüreyre anlatıyor:
Resulullah Resulullah Sallallahü Aleyhi Vesellem şöyle buyurmuştur:
“Bayramınızı tekbir getirmek suretiyle süsleyiniz.” (12)
Bayramlara sünnet çerçevesinde hazırlanmak bu âdeti de ibadet haline getirir, bu sevinç günlerini biri iman şuuru içinde geçirmeyi temin eder.
Bunun için sünnette yer aldığı gibi bayrama önceden hazırlanmak, temiz ve güzel elbiseleri giymek, gusletmek, misvak kullanmak veya dişleri fırçalamak, güzel kokular sürünmek, güler yüzlü olmak, namazdan önce Ramazan Bayramında hurma vb. tatlı bir şey yemek bugünlerimize ayrı bir mana kazandırır.
Asıl itibariyle fıtır sadakası olarak bildiğimiz fitre de bayram günü verilir. Ramazan ayı içinde verilmemişse fitrenin de o gün verilmesi gerekir. Zaten Ramazan Bayramının hadislerde geçen adı “İydü’I-fıtr”, yani Fıtr Bayramı demektir. Yaratılışın gereği olan kulluk görevleri yapıldığı için bu adı almıştır.
Bayramların en güzel şekli tanısın tanımasın mü’minlerin tokalaşarak, kucaklaşarak birbirleriyle bayramlaşması, bayramlarını kutlaması ve tebrikleşmesidir. Saadet Asrında Sahabiler birbirleriyle “Bârekâllâhü lenâ ve leküm” diyerek bayramlaşılardı, yani “Allah bizden de, sizden de kabul etsin” dedikleri rivayet edilir.(13) Bu tebrikleşme bizim dilimizde “Bayramınız mübarek olsun, bayramınızı kutlu olsun, hayırlı bayramlar” gibi sözlerle ifade edilir.
Saadet Partisi İstanbul İl Kongresi Beşiktaş Akatlar Spor ve Kültür Merkezi’nde geniş bir katılımla gerçekleştirildi. Kongre’de konuşan Saadet Partisi Lideri Prof. Dr. Numan Kurtulmuş, Saadet Partisi’nin zor zamanlarının geride kaldığını belirterek “Biz son zor seçimimizi geride bıraktık. İktidar partisi ise son kolay seçimini yapmıştır. Saadet Partisi bu seçimde ciddi bir şekilde halk tarafından öne çıkarılmıştır. Ama Türkiye’nin birçok alanda içinde bulunduğu sorunlardan kurtulması için Saadet Partisi’nin daha da büyümesi ve destek görmesi, iktidara taşınması gerekmektedir. İstanbul’un bu kongresi Saadet Partisi’nin muhalefette yaptığı son İstanbul Kongresi olacaktır inşallah” dedi.
SEBEBİ HÜKÜMET
Konuşmasında Türkiye’nin önemli gündem maddelerinden biri olan Demokratik Açılım çalışmalarına da geniş yer veren Kurtulmuş, “Bir tarafta küresel güçlerin oyunu, bir tarafta ceberut devletin politikalarına rağmen bölge insanı asla ayrılıkçılığa pirim vermemiştir. Çözüm için bir altın formül varsa o da bir rahmet devletinin kurulmasıdır. İnsanı yaşat ki devlet de yaşasın. Ana sorumuz şudur: Niçin hükümet kuruyoruz? Sebebi hükümet demir yumrukla insanları ezerek güçlü bir devlet mi kurmaktır yoksa insanların adaletle yönetildiği yeniden büyük Türkiye’yi mi kurmaktır? Biz bireyleri güçlü yeniden büyük Türkiye’yi kurmaktır diyoruz” şeklinde konuştu.
FARK İSTANBUL’DA
Kongrede Saadet partisi İstanbul İl Başkanı seçilen Erol Erdoğan ise iktidar yürüyüşünü İstanbul’dan başlattıklarını kaydederek, “Bu kongreyle beraber Saadet Partisi, İstanbul siyasetinin merkezinde yerini alacak ve iktidar yürüyüşümüz İstanbul’dan başlayacaktır. Bu kongre ile Fark İstanbul’da diyerek, Türkiye’nin ufku olacağız. İstanbul’da, AK Parti’ye söylenecek sözü de CHP’ye söylenecek sözü de MHP’ye söylenecek sözü de biz söyleyeceğiz” şeklinde konuştu.
Saadet Partisi İstanbul İl Kongresi Beşiktaş Akatlar Spor ve Kültür Merkezi’nde geniş bir katılımla gerçekleştirildi. Kongre’de konuşan Saadet Partisi Lideri Prof. Dr. Numan Kurtulmuş, “İstanbul’da ben de yaklaşık 5 yıl il başkanlığı yaptım. Benden sonra göreve gelen değerli kardeşlerim de aynı samimiyet ve fedakârlıkla bu görevi yaptı. Son başkanımız Sayın Sadrettin Karaduman da bu bayrağı en yükseğe dikmek için var gücüyle çalıştı. Ancak bu bir bayrak yarışıdır. Bu bayrağı devrettikten sonra kardeşlerimiz aynı samimiyetle yollarına devam edeceklerdir. Bundan sonra seçilecek olan değerli arkadaşlarıma da büyük bir fedakârlıkla sürdüreceklerine inandığım arkadaşlarıma da başarılar diliyorum. Sizlerin şahsında bütün rüzgârlar karşımızdan esmesine ve bütün koşullar aleyhimizde olmasına rağmen ben varım ve ben varsam büyük Türkiye kurulacaktır azminde olan arkadaşlarımı tebrik ediyorum” dedi.
En itibarlı parti
Saadet Partisi ilgiyle takip edildiğini kaydeden Kurtulmuş, “Saadet Partisi yüzde 5,2 oy almasına rağmen yüzde 50 oy almış bir parti gibi itibar görüyor. Bu süre içinde, İsrail Gazze’yi işgal ettiğinde kısa bir süre içinde 10 binlerce insanı meydanlara döken Saadet Partisi’dir. Çağlayan Meydanı’ndaki Gazze Mitingi sadece Davos’ta ses verdirmekle kalmadı. Dünya mazlumları da bir aziz millet var ve yeniden bize sahip çıkıyor dedi. Ardından, mayın tasasıyla ilgili çalışmalarımız oldu. Saadet Partisi bunu gündeme taşımadan önce bu tasarı sessiz sedasız meclisten geçirilmeye çalışıldı. Ama Saadet Partisi bunu gündeme taşıdı ve kendi topraklarımızdaki yabancı egemenliğinin önünü tıkadı. Ama maalesef öyle görülüyor ki kapalı kapılar ardında birilerine söz verilmiş. Biz zulme karşı çıkıyoruz, bu ülkenin geleceğini korumaya çalışıyoruz. Bizim çalışmalarımız sonucu muhalefet de harekete geçmiş ve Anayasa Mahkemesi de yasanın belli kısımlarını iptal etmiştir. Bundan kısa bir süre önce teşkilatlarımız yine meydanlara çıkmış ve Doğu Türkistan’da uygulanan zulmü kınamış ve dünya çapında ses getirmiştir. Çin Halk Cumhuriyeti de bunu görmüş ve ciddiye almıştır. Herkes Saadet Partisi’nin ne söylediğini, ne yaptığını dikkatle takip ediyor. Eğer bizim varlığımız olmasaydı Sayın Başbakan Davos çıkışını yapmayacak, mayın tasarısı geçecek, Doğu Türkistan’a destek sesleri gelmeyecekti” ifadelerini kullandı.
Muhalefetteki son İstanbul kongremiz
Saadet Partisi’nin zor zamanlarının geride kaldığını belirten Kurtulmuş, “Biz son zor seçimimizi yaptık. İktidar partisi ise son kolay seçimini yapmıştır. Saadet Partisi bu seçimde ciddi bir şekilde halk tarafından öne çıkarılmıştır. Ama Türkiye’nin birçok alanda içinde bulunduğu sorunlardan kurtulması için Saadet Partisi’nin daha da büyümesi ve destek görmesi, iktidara taşınması gerekmektedir. İstanbul’un bu kongresi Saadet Partisi’nin muhalefette yaptığı son İstanbul Kongresi olacaktır inşallah. Saadet Partisi işaret fişeğini attı. Saadet Partisi siyaseti gerginlik üzerinden ve korkular üzerinden yürütmüyor, kimsenin ayağına çelme takmıyor, doğru bir yolda ilerliyor, bütün Türkiye’nin partisi olarak siyaset yapıyor. Bundan sonra Saadet Partisi’nin siyasetini benimsemiş olan arkadaşlarımızla daha güçlü olarak yürüyecek ve aramıza yeni katılmış olan arkadaşlarımıza da aramıza hoş geldiniz diyoruz. Saadet Partisi’nin adresi neresidir? Saadet Partisi’nin dört özelliği var: Yerli ve milli bir partidir. Yani Saadet Partisi dünyadaki bütün gelişmeleri bilir, takip eder ama dünyadan esen rüzgârlara göre rotasını değiştirmez, istikametini bozmaz. Saadet Partisi maneviyatçıdır. Manevi kalkınmasını tamamlamamış olan hiçbir toplumun ilerlemesinin de mümkün olamadığını tarih de bilir. Önce ahlak ve maneviyat sloganının sözcüsüdür. Sadet Partisi anti-emperyalisttir. İnsanlar bunu söylemekten korkuyor ama biz Milli Görüşçüler bu memleketin anti-emperyalist duruşunu sonuna kadar koruyor, sürdürüyoruz. Biz IMF’nin önünde diz çöken bir parti değiliz, biz AB’nin terbiye salonunda terbiye edilecek, ABD ve İsrail politikalarına eyvallah diyecek bir parti değiliz. Biz Malazgirt’in, Çanakkale’nin devamıyız. Saadet Partisi bir elitin, bir şahsın, bir zümrenin, bir aristokrasinin ve seçkinlerin partisi değildir. Saadet Partisi tüm Türkiye’nin partisidir ve geleceğinin adı, teminatıdır” değerlendirmesinde bulundu.
Bütün Türkiye’nin partisiyiz
Kurtulmuş, “Birileri kamplara ayırarak, ötekileştirerek siyaset yapıyor. Dört kavga meselesi üretilmiştir. Türk-Kürt kavgası, Alevi-Sünni kavgası, Asker-Sivil kavgası, Dindar-Laik kavgası. Biz ise tüm bu kesimlerin partisiyiz. Özgürlüğe, adalete, refahtan pay almaya değer verenlerin partisiyiz. Küresel emperyalizmin dümen suyunda, servetlerine servet katan ama 72 milyonu açlık ve sefalette inim inleten siyasetin karşısındayız ve buna boyun eğdirmek de boynumuzun borcudur. Saadet Partisi milli, maneviyatçı, özgürlükçü, adaletçi, antiemperyalist bir partidir. Bunları benimseyen kim olursa olsun, her kanattan, herkese gönlümüz, kapımız, partimiz açıktır. Bu dava 72 milyonun, bütün Türkiye’nin davasıdır” dedi.
Bu sorunu biz çözeceğiz
Türkiye gündeminin bir numaralı sorununun Kürt Sorunu ve Barış Projesi olarak adlandırılan sorun olduğunu ifade eden Kurtulmuş, çözüm önerilerini şöyle sıraladı: “Türkiye’de bu konunun konuşulmasına, barışın sağlanmasına yönelik bir olumlu hava oluşmuşken bu sorunu akil bir şekilde çözüp kenara koyalım. Bu meseleyi sadece konuşmamız değil, anı zamanda çözmemiz gerekmektedir. Herkesin eteklerindeki taşları dökerek çok açık bir biçimde konuşması gerekmektedir. Bu sorunun çözülmesi için bütün sorumluluklarımızı yerine getirmeye hazırız. Sadece bize sorulduğu zaman konuşacak bir parti değiliz, bu konuda Türkiye’nin önüne çözümü koyacak olan partidir. Bu süreci hangi bakış açısıyla ele alacağız? Dört temel bakış açımız var: Bu sorunu ancak bir kardeşler topluluğu olduğumuzu hatırlayarak çözebiliriz. Asırladır bu bölgede birlikte barış içinde yaşıyoruz ve sorunlarımızı birlikte çözeceğiz, ortak ve eşit vatandaşlar olarak barış içinde bu sorunu çözeceğiz. Bir iç savaştan sonra barış masasına oturmuş değiliz. Bir taraftan uluslararası desteklerle terör ve bir taraftan ceberut devlet politikası ile Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da büyük acılar yaşanmıştır. Hiçbirimizin etnik farklılıktan kaynaklanan bir üstünlüğümüz yoktur. İnanıyoruz ki kim daha iyi insansa, kim takva sahibiyse üstün olan odur. İkincisi, bu görüşme ve toplantılar daha fazla birlik olalım diye yapılmalı ve hiç kimse bir dayatma içinde olmamalıdır. Üçüncüsü, biz çözümü bu coğrafyada, bu coğrafyanın kendi çocukları arasından çıkaracağız. Yoksa emperyal güçlerin bize dayattığı planlarla değil. Bu bölgenin insanları olarak kendimiz çözeceğiz. Dördüncüsü, konuştuğumuz konunun uluslararası boyutu da var. Onun için perspektifimizi genişletmek ve medeniyet perspektifi içinde bakmak zorundayız. Erbil’in, Gümülcine’nin, Bakü’nün sorunlarını çözemeyen bir Türkiye Diyarbakır’ın, Hakkâri’nin, Anakara’nın sorunlarını da çözemez. Peki, nasıl bir yol takip edelim? Her ne kadar hükümet bir demokratik açılımdan bahsediyorsa da, henüz hükümetin net bir yol haritası yoktur. Onun için istirhamımız bu süreci gerginleştirmeden ve kimseyi sürecin dışında bırakmadan Türkiye’nin akil gruplarını harekete geçirmektir. Birincisi, bu sorunun muhatabı kim? Bu sorunun muhatabı Türkiye’nin tamamıdır. Bu sorun bölgede yaşayanların olduğu gibi bölge dışında yaşayanların da partisidir, muhatap da 72 milyon insanımızdır. Sadece bir grup veya çevre göz önüne alınarak çözülemez. İkincisi, şeffaflık meselesidir. Kimse karnından konuşmasın, herkes şifrelerle değil, açık bir şekilde milletin önünde konuşsun, kimse bu süreci gerginleştirmesin, sulandırmasın. Çözümün adresi de TBMM olmak zorundadır. Bu sorunun muhatabı sadece partiler değil, devlettir. Herkes ne biliyorsa bunu söyleyecek ve sürece TBMM aracılığıyla katılacak. Üçüncü olarak, bu konudan hiç kimse siyasi rant elde etmeye ya da siyasi risk alırım diye geri durmaya kalkışmasın. Bu bir barış ve esenlik projesi ise bu millet size yüzde 47 oy vermedi mi? Buradan bir risk alırız endişesi ile yola çıkmak fevkalade sorunlu bir yaklaşımdır. Burada iktidar partisini uyardığım gibi parlamentoda grubu bulunan diğer partileri de uyarıyorum. Bu süreçte oyunbozan çocuk gibi topu taca atmaktan vazgeçip bu sorunun bir siyasi rant alanı olmadığının farkında olmalılar ve çözüme ortak olmalıdırlar.”
Çözüm önerileri
Çözüme dair neler yapılabileceğini de kaydeden Kurtulmuş ayrıca konunun takipçisi olacaklarını da ekledi. Kurtulmuş, “Çözümümüz nedir? 5 çözüm önerimiz vardır. Birincisi, Türkiye’de hukuki ve siyasi bir reform süreci başlatılmalı. Bunun için de sivil, demokratik bir anayasa ile yapılmalıdır. Bu Anayasa’da bazı iyileştirmeler yapılarak ülkenin sorunlarının çözülmesi mümkün değildir. Tüm Türkiye’nin özgürlük ve hak alanlarını genişletecek kapsamlı bir sivil demokratik Anayasa gereklidir. İkincisi, bölgenin olağanüstü geri kalmışlığıdır. AKP iktidarı döneminde diğer bölgelerin de Doğu Anadolu’dan farkı kalmadı. Ama maalesef sanki bir el özel olarak Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu mahrum, geri bırakmıştır. Bu sorunun ortadan kaldırılması zorunludur ve telafi programları ve özgürlükler konusunda önemli adımlar atılmalıdır. Üçüncüsü, Doğu ve Güneydoğu da kuyulardan hala cesetleri çıkarılan faili meçhuller aydınlatılmadıkça bu bölgenin sorunlarının çözülmesi mümkün değildir. Faili meçhulleri bir kez daha titizlikle araştırmalı ve sonuna kadar gidilmesi sağlanmalıdır. Dördüncüsü, bölgedeki terörün önlenmesi meselesidir. Biz diyoruz ki, terörü bütün uluslararası bağlantıları göz önünde bulundurarak sınırların yeniden yapılandırılması gerekiyor. Akrabalar arasında sınır var ama teröristi hiçbir sınır ayırmıyor. Beşinci olarak, bu bölge asla bir sürgün yeri olarak görülmemelidir. Halkın kamu görevlileri tarafından itilip kakılması sona erdirilmelidir. Etiler’de polis bir vatandaşı durdurduğunda nasıl kibarsa Doğu’da da aynı kibarlıkta olmalı. Bir tarafta küresel güçlerin oyunu, bir tarafta ceberut devletin politikasına rağmen bölge insanı asla ayrılıkçılığa pirim vermemiştir. Bir altın formül varsa o da bir rahmet devletinin kurulmasıdır. İnsanı yaşat ki devlet de yaşasın. Ana sorumuz şudur: Niçin hükümet kuruyoruz? Sebebi hükümet demir yumrukla insanları ezerek güçlü bir devlet mi kurmaktır yoksa sebebi hükümet insanların adaletle yönetildiği yeniden büyük Türkiye’yi mi kurmaktır? Biz bireyleri güçlü yeniden büyük Türkiye’yi kurmaktır diyoruz. Biz bu konuda tüm bölgedeki insanımızın da görüşünü alarak olayı çözmeye çalışacağız” şeklinde konuştu.
Emek kaybediyor, rant kazanıyor
Hükümetin ekonomi politikalarını da eleştiren Kurtulmuş, “Son altı ayda enflasyondaki düşüş ve işsizlikteki artışa bağlı olarak reel ücretler yüzde 6 gerilerken, borsa’nın reel getirisi yüzde 44 olmuştur, yani emek yüzde 6 oranında değer kaybederken, rant yüzde 44 kazanç sağlamıştır. Bir yandan, insanlar yoksullaşırken, işsiz ve aç kalırken, evine götürecek ekmekten mahrum kalırken, borsa üzerinden uluslar arası sermayeye dünyanın en yüksek kazancı sağlanmakta, bu sayede Türkiye’ye akan sıcak para borsanın yükselmesine, dövizin düşmesine neden olmakta hükümet ise bu durumu bize bahar havası diye pazarlamaya kalkmaktadır. Evet bir bahar havası vardır ama yerli ve yabancı rantiye için oluşturulmuş bir bahardır” ifadelerini kullandı. Kabine değişikliğinde ekonomi ile ilgili tüm bakanların ya yeri değiştirildi ya da görvden alındı. Bu demektir ki hükümet de aslında ekonomi performansınız çok kötü olduğunu biliyor. Kamu Net Borç Stoku’nun son 6 ayda net 32 katrilyon arttığını belirten Kurtulmuş, “Nereye gitti bu para? Hükümet milletin cebinden, sırtından, geleceğinden vergi, borç olarak tahsil ettiği bu kaynağı, bir avuç sermaye sahibinin cebine vergi iadesi, transfer ve teşvik olarak aktarmıştır. Bu serbest piyasa ekonomisi bile değildir. Bu yapılan “Sermaye lehine Devletçi Kapitalizm”dir. Bunun neresi Adalet, neresi Kalkınma? İşsizlik fonunun 3 katrilyonluk kısmının GAP’a aktaracağız diye Hazine hesaplarına aldılar. Şimdi soruyoruz; Hukuken bunu yapmaya hakkınız var mı? GAP’a kaynak aktarılmasını destekliyor ve teşvik ediyoruz. Ama GAP’ın kaynağını işsizden, yoksuldan değil sermayeden, faizden çıkar. Mali adalet ilkesi bunu gerektirir. Bu ara gerçekten GAP’a mı gidecek yoksa bütçe açığını finansmanında mı kullanılacak belli değildir. Saadet Partisi olarak bunun takipçisiyiz, yoksulun, işçinin hakkını bir avuç rantiyeciye yedirmeyeceğiz” dedi.
Hükümet IMF programlarının icracısı
Hükümetin IMF eksenli politikalara devam etmesini de eleştiren Kurtulmuş, “Gelir dağılımı adaletsizliği o kadar kötüdür ki, Türkiye nasıl oldu da bu noktaya geldi? IMF ile düzenlenen 19. Protokol ülkemizi bu hale getirdi. Bankaları özelleştirdiler. Fındıkta yeni strateji diye bir şey açıkladılar. Ben de Karadeniz çocuğuyum. 8 milyon insanı ilgilendiriyor. Bu stratejiye göre TMO artık fındık almayacak, serbest piyasa olacak. İzinsiz ekilen fındık alanları sökülecek ve para cezası verilecek. Fındıkçının fındığını TMO almasın derken bu beyler fındığı piyasa şartları belirlesin diyor ve liberal gibi davranıyorlar. Fındık alanlarını daraltarak da komünist gibi davranıyorlar. Bu sene fındığın fiyatı düşük kalacak. Bizim tüccarımız değil, batılılar kazansın diyorlar. Bunun adı eski bir stratejinin gündeme getirilmesidir. 2001 yılında IMF’in gündeme getirdiği stratejiyi yeni bir strateji olarak gündeme getiriyorlar. Bu IMF’in ve Dünya Bankası’nın verdiği emirlerin uygulanmasından ibarettir. Bunu yüreğim yanarak söylüyorum. Keşke hükmet bu yanlışları yapmasaydı ve ben de söylemeseydim. Eğer bu strateji konusunda geri adım atmazlarsa, şu anda fındık üretiminin merkezi olan Türkiye fındık ithal eder hale gelecek. Türkiye’ye şu anda fındık, mercimek ve buğday ithal ediyorlar. Çünkü küresel beyler böyle istiyorlar ve tarımın üzerine kibrit suyu ekilmesini istiyorlar. Bu beceriksizlik ve dışa bağımlı politikaların sonucudur. Bugün Türkiye işsizliğin, yoksulluğu ve gelir dağılımı adaletsizliğinin had safhaya geldiği ülke oldu. Türkiye’nin yeniden kendisine dönmesi gerekmektedir. Bunun içinde el birliği ve gönül birliği ile bu işi gerçekleştirmek zorundayız” dedi.
Modern Kölelik Yasası
Krizin en fazla emekçileri etkilediğini kaydeden Kurtulmuş, “Yıllardır işgücü piyasalarını esnekleştirmek isteyenler için kriz bir fırsat olmuştur. İşgücü piyasalarının esnekleştirilmesi, “refah devleti” kapsamında emekçilerin elde ettikleri tüm sosyal hakların iade edilmesi demektir. Bunun temel nedeni ise sermayenin kar marjını artırma amaçlı politikalardır. Bu süreçteki en önemli dönüm noktası 2003 tarihli 4856 Sayılı İş Kanunu’dur. Bu Kanun her şeyden önce 50 kişinin altındaki işçilerin çalıştığı yerleri kapsam dışı tutarak neredeyse tüm KOBİ çalışanlarını kapsam dışı tutmuştur. Sonuçta ülke istihdamının en fazla yüzde 10’luk kesiminde uygulama imkânı olan mevcut iş kanunu Cumhuriyet tarihinin en faşist iş kanunu olarak değerlendirilecek kadar işçi hak ve hukukuna bigânedir. İşgücü piyasasının esnekleştirilmesinde İş Kanunu ile başlayan süreç bu gün kriz ortamında da devam etmektedir” değerlendirmesinde bulundu.
Hükümet sermayenin sesi oldu
“Modern Kölelik olarak nitelendirebileceğimiz kamuda taşeron çalıştırma uygulaması anayasa ve idare hukukuna aykırı bir şekilde 26 Şubat süreci ile başladı ve bu gün kamuda 175 bin taşeron işçi çalıştırılmaktadır” diyen Kurtulmuş, “Asgari ücretin altında, müteahhit firmaların malı gibi kiralanan bu insanlar asgari ücretin altında bir ücretle kamu hizmeti vermektedirler. Önce temizlik gibi işlerde çalıştırılan bu insanlar şimdi kamunun “asli ve sürekli” işlerinde çalışılmaktadır. Müteahhit firmalar, kamudan aldıkları hak edişlerden kendi kârını aldıktan sonra geri kalan kısmını işçiye ödemektedirler. Yani müteahhitler, insan pazarlamakta ve modern köle tüccarı olarak bu işi örgütlemektedirler. İnsan emeğinin sırtından Pazar kazanılmaktadır. Hani yoksulun, işsizin, ezilenin, sessizlerin sesi olacaklardı, bu yasa ile Ak Parti “aslında kimlerin sesi” olduğunu şüpheye mahal bırakmayacak şekilde ortaya koymuştur. Sermayenin, rantiyenin, zenginin, ezenin, patronun, emek simsarının partisi, hükümeti olduğunu apaçık göstermiştir” şeklinde konuştu.
Adalet olmadan olmaz
Kurtulmuş, hükümetin rantiyeden yana tavrıyla adaletsizliği derinleştirdiğini kaydederek şöyle konuştu: “Birileri “özel istihdam bürosu” açacak ve orada toplanan insanımız, hiçbir güvence olmaksızın günü birlik olarak emeklerini kiralayacaklardır. Özel istihdam bürolarını işletenler bu sayede komisyon alacak. Yani zaten var olan amale pazarları kurumsallaştırılmakta ve değnekçi olarak büro sahiplerine ek gelir ve iş sahası açılmaktadır. Büro sahipleri, günü birlik emeği pazarlayanlardan komisyon alacaklardır. Emek simsarlığının işsizliği azaltacağı iddia edilmektedir. Burada olsa olsa sömürü artacaktır. Emek temel bir insanlık meselesidir. Emek insanın onurudur. Biz “insan için emeğinden daha değerli bir şey yoktur” ayetine gönülden inanmışızdır. Kamu, yaşamak için emeğinden gayri satacak hiçbir şeyi olmayanları koruyup kollamak zorundadır. Bu apaçık bir adaletsizlik, zulümdür ve adalet olmadan hiçbir yapı var olamaz, payidar kalamaz.” Kurtulmuş son olarak, “Artık Türkiye’de Milli Görüş’ün iktidarı başlamalıdır. Saadet Partisi’nin İstanbul Kongresi yeni bir şahlanışın başlangıcıdır. Rehavete kapılmak yok. Eski başkanımıza teşekkür ediyorum, yeni başkan Erol Erdoğan kardeşimize de Allah’tan yardım diliyorum” dedi.
ÇELİKLEŞME KONGRESİ
Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan ise kongreye telefonla bağlanarak, “Saadet Partisi olarak çok muhteşem bir kongreyi gerçekleştirdik. Bundan sonra herkes siperlere dağılacak ve Saadet Partisi’ni iktidar yapmak için çalışacaktır. Biz çok büyük bir milletiz. Ve Avrupa’ya ilmi biz öğrettik. Avrupa Birliği’ne gireceğiz diye kendimizi heder etmeye gerek yok. Tersine AB’den milletimizi korumalıyız. Bizim medeniyetimiz kurtuluşun tek çaresidir. Yeni bir dünya kurmak zorundayız. Bunu ise ancak Saadet Partisi yapabilir. arihteki şerefli yerimizi almak Saadet ile mümkün olacaktır. Ekonomi yönetimi milleti kandırıyor. Borcumuz AKP’den önce 25 milyar iken şimdi 500 milyar dolara çıktı. Türkiye’de insanların üçte biri iken şimdi üçte ikisi açlık sınırında yaşıyor. Milletimizi uyandıracağız ve gerçekleri göstereceğiz. Güncel yanılgıyı düzelteceğiz. Hükümetin politikaları aldatmacalardır. Bunları anlatmak vazifemizdir. İstanbul 15 milyonluk şehirdir. Böyle bir şehirde muvaffak olmak için canla başla çalışmalıyız. En kısa zamanda bir milyon üyeye ulaşmalıyız ve Saadet Partisi’ni iktidara getirmeliyiz. Bu kongre bir çelikleşme kongresidir, kongremiz hayırlı olsun bütün insanlığın kurtuluşuna vesile olsun, mübarek olsun” dedi.
Çağlayan Meydanı’ndaki miting öncesinde katılımcılar, polis tarafından oluşturulan kontrol noktalarından geçirilerek alana alındılar.
Çok sayıda sivil toplum kuruluşunun da desteklediği mitingde tekbir getirilerek, ”Yaşasın Müslüman Doğu Türkistan”, ”Müslüman zulme boyun eğemez” ve ”Direne direne kazanacağız” sloganları atıldı,
Katılımcılar, ”Zulmün her rengini kınıyoruz” ve ”Sessiz çığlık Doğu Türkistan” yazılı pankartlar açtı.
Saadet Partisi Genel Başkanı Numan Kurtulmuş, Doğu Türkistanlı soydaşlara destek olmak amacıyla toplandıklarını belirterek, ”12 Temmuz 1995′te, 12 bin 500 Müslüman Boşnak’ın katledilmesinin yıl dönümünü yaşıyoruz. Irak’ın işgaline, Gazze saldırılarına da burada ‘dur’ dedik. Zulme ‘dur’ demek yine bu millete düştü” dedi.
Türk Milleti’nin her zaman olduğu gibi yine mazlumun yanında yer aldığını ifade eden Kurtulmuş, ”Bu kadar olaylar olurken, dünyanın özgürlükten, hürriyetten ve insan haklarından bahseden devletleri nerede? Onlar geçmişte olduğu gibi yine susuyorlar. Nerede AB, nerede Obama ve yönetimi? Nerede insan hakları örgütleri? Nerede İslam ülkelerinin kralları, cumhurbaşkanları, başbakanları? Nerede dünya basını?” diye konuştu.
Kurtulmuş, dünyanın etkili güçlerinin, katliamları, işlerine gelenler ve gelmeyenler olarak ikiye ayırdığını savunarak, ”İsrail katliam yaparken dünya ’savunma’ diyordu. Afrika’daki olaylara, ‘olağan işlerdir’ diyorlardı. Doğu Türkistan’da 2 binin üzerinde masum insan öldürülürken aynı şeyi söylüyorlar, ‘Bu, Çin’in iç meselesidir’ diyorlar” şeklinde konuştu.
Tüm dünyanın katliamlara karşı çıkmasını beklediklerini ifade eden Kurtulmuş, şöyle devam etti:
”Doğu Türkistan’da 10 gündür süren olaylar etnik bir çatışma, dini bir çatışma değildir. Etnik bir temizliktir, dini bir soykırımdır. Doğu Türkistan’da yıllarca kadınlara zorunlu kürtaj yaptılar, zorunlu göç ettirdiler. Nüfus politikası baskılarıyla insan hakları ihlal ediliyor. Yer altı kaynakları bakımından dünyanın en zengin bölgesi, ancak dünyanın en fakir insanları yaşıyor. Uluslararası Af Örgütü’nün 2007 yılı rakamlarına göre 6 bin Uygur Türkü idam edilmiştir. Doğu Türkistan’da tarih yok ediliyor. Bu millet, bunun böyle devam etmesine izin vermeyecektir.”
Kurtulmuş, Hükümetten Çin’e karşı, büyükelçinin geri çağrılması, TBMM’nin acilen toplanması ve olayları araştırmak üzere uluslararası bağımsız bir komisyon kurulmasının da aralarında bulunduğu bazı adımlar atmasını istedi.
Doğu Türkistan Kültür ve Dayanışma Derneği Başkanı Seyit Tümtürk de yaşanan son olayların, 60 yıldır işgal altında ezilmiş, zulme uğramış Doğu Türkistan’ı tek yumruk haline getirdiğini belirtti.
Memur-Sen Genel Başkanı Ahmet Gündoğdu da bu desteğin Doğu Türkistanlılar bağımsızlıklarını kazanıncaya kadar devam etmesi gerektiğini ifade ederek, ”Bu soykırıma ‘dur’ demek insanlık görevidir” dedi.
Numan Kurtulmuş mitingde, Doğu Türkistanlı küçük bir çocuğu kucağına alarak, onunla birlikte bayrak salladı.
Konuşmaların ardından bir süre, ”Yaşasın bağımsız, özgür Doğu Türkistan” sloganları atan katılımcılar, daha sonra dağıldı.
Miting dolayısıyla, polisin bölgede geniş güvenlik önlemi aldığı görüldü.
GENEL BAŞKANIMIZ NUMAN KURTULMUŞ’UN MİTİNGTEKİ KONUŞMASI:
“Srebrenitsa’da yapılan katliamın yıl dönümündeyiz ve o katliamı da bu meydanda protesto ediyoruz, İsrail’in Gazze saldırısına hep beraber burada dur dedik. Irak’ta yaşanan katliamı telin ettik. Yine bugün burada mazlumun yanında olmak bize düştü, bu aziz millete düştü. Sağolun var olun…
Bu kadar olaylar olurken insan ister istemez soruyor, nerede dünyanın hürriyetten, özgürlükten, adaletten ve insan haklarından bahseden özgürlükçüleri. Sizin duyduğunuzu onlar duymuyorlar. Siz Doğu Türkistan’daki feryadı duydunuz ve buraya geldiniz, onlarsa yan gelip yatıyorlar. Srebrenitsa’yı duymayanlar bugün de susuyorlar. Nerede Avrupa Birliği, nerede kendisinden önceki Bush yönetimini eleştiren Sayın Obama? Ve ne yazık ki nerede bu İslam Ülkelerinin anlı şanlı başbakanları, devlet başkanları…
Nerede dünya medyası, nerede televizyonlar! Neden Uygur Kadınının ‘Kocamı istiyorum, Oğlumu istiyorum’ feryatlarını göstermiyorlar…
İnsanlık sadece şu saydığım soy kırımları mı görmedi. Nice katliamlarla karşı karşıya kaldık. Malesef dünyayı yöneten etkin ve güçlü liderler nerdeyse katliamları ikiye ayırdı. Benim işime yarayan katliamlar, benim işime yaramayan katliamlar…
Hitler, Yahudileri katlederken, bu millet Yahudiler’e kucak açtı. Çenenistan’da ki kardeşlerimiz katledilirken bu millet karşı çıktı. Ruanda’da 1 milyon insan katledilirken bu millet karşı çıktı. İsrail’in katliamına bu millet karşı çıktı. Ve yine Doğu Türkistan’da özellikle 1949′dan beri yapılan katliamda mazlumlara bu millet sahip çıktı.
Medya ve siyaset dünyası yarından itibaren Çağlayan meydanını görmezden gelemeyecek ve Doğu Türksitan’daki yaşanan drama engel olmak için elinden geleni yapmaya mecbur kalacaktır. Çünkü bu millet hassasiyetini bir kez daha ortaya koymuştur.
Değerli kardeşlerim, 10 günden bu yana Doğu Türkistan’da olan dini ve etnik bir çatışma değil, Etnik ve dini bir soy kırımdır, temizliktir. Oradaki kardeşlerimizi etnik kimlikten ve dinlerinden ötürü yok ediyorlar. Ne oldu bu Doğu Türkistan’da, onları özetlemek istiyorum:
Birincisi Nufus politikaları…
8 aylık hamile kadınları zorla kürtaj yaparak karınlarındaki çocukları aldılar.
Ekonomik olarak sömürüyorlar.
Eğitim bakımından sömürülüyor. Uygur Lisanını unutturmak için ellerinden geleni yapıyorlar.
İletişim imkanlarına sınırlama getirliyor. İnternet erişimi kesiliyor.
Uygur kızları zorla fuhuşa sürükleniyor.
1964′ten bu yana Doğu Türkistan’da ellinin üzerinde nükleer deneme yapılıyor. Adamlar ‘Eğer bir hastalık olacaksa bunlar Uygurlarda olsun.’ diyerek nükleer denemeleri Doğu Türkistan halkı üzerinde yapıyorlar.
11 Eylülden sonra başlayan Müslüman avı Çin’de de başlamış ve uygulanmıştır. Resmi rakamlara göre 2006′dan buyana 6 Bin uygur halkı idam edilmiştir
Dini baskılar artmış, Cuma namazları kılmayı yasaklamışlardır. Doğu Türkistan’da özellikle Kaşkar’da tarih yok edilmektedir.
Listeyi uzatmak mümkün….
Nerede insan haklarından söz edenler. Doğu Türkistan’da yıllardır insan hakları çiğneniyor? Nerede bunlar, kulaklarını tıkamış ‘bana ne!’ diyorlar!
Şimdi insan hakları örgütleri diyor ki ‘bunlar Asya’da olağandır.’ Fakat Çağlayan’daki binler de diyor ki ‘hayır bunlar olağan değildir!’ Bu aziz millet bunların böyle gitmesine asla müsade etmeyecektir.
Biz siyaseti laf olsun diye yapmıyoruz. Bizim amacımız bağcıyı dövmek değil üzüm yemektir. Bizim amacımız güçlü bir Türkiye’yi ortaya çıkarmaktır. Evet bir siyasi parti lideri olarak konuşuyorum. Başta Sayın Başbakan olmak üzere bütün yetkilileri uyarıyor ve tekliflerimi sıralıyorum. Bu teklifleri sizler adınıza her gün takip edeceğime sizlerin önünde söz veriyorum!
11 maddelik bir eylem planını Türkiye Hükümeti’ne teklif ediyorum:
1_ Türkiye, büyükelçimizi Çin’in zulmü sona erene kadar geri çağırmalıdır.
2_ Meclisteki Çin Dostluk Grubundan istifa eden milletvekilleri niçin ayrıldıklarını ifade etmeli ve bu dostluk grubunda kalan arkadaşlarımız da istifa etmelidirler.
3_ Türkiye Büyük Millet Meclisi acil toplantıya çağrılarak Çin’e karşı alınacak tedbirler gizli bir oturumda konuşulmalı müzakere edilmelidir.
4_ Çin’in bu olaylara karışanları idam edeceği açıklamasına karşın dışişleri bakanlığımız ‘kınıyoruz’ gibi sözleri yerine bütün dünya kamuoyunu harekete geçirmeli ve idamları önleyecek çabayı ortaya koymalıdır.
5_ Uluslararası bağımsız gözlemci heyeti kurularak orada olan olaylar soruşturulmalıdır.
6_ BM nerede diye sormuyorum. Çünkü BM, ABD dışİşlerinin bir masası haline gelmiştir. Birleşmiş Milletler’in yeniden yapılandırılması için Türkiye ve bu olayları da dünyanın önüne koyarak diplomatik atak başlatmalıdır.
7_ Kazakistan, Türkmenistan gibi ülkelerin üzerinde ağırlığı olan Türkiye bu ülkeleri harekete geçirmeli ve Doğu Türkistan’ın birşeyler yapmasını sağlamalıdır.
8_ İslam Konferansı Örgütü harekete geçirilmelidir.
9_ Almanya, İngiltere, İspanya ve İtalya gibi ülkeler insan haklarından bahsediyorlar. Onlar üzerinde bir çalışma yapılmalı ve AB’nin harekete geçirilmesi sağlanmalıdır.
10_ Kızılay, Cansuyu ve İHH gibi yardım kuruluşlarının bölgeye giderek çalışmalar yapılması gerekmektedir.
11_ Yüz milyonlarca Doğu Türkistanlı kardeşlerimiz otuzun üzerinde ülkede mülteci durumundadır. Türkiye, Doğu Türksitanlı bu kardeşlerimize bülteci sıfatının verilmesi için bir çalışma yapmalıdır. Tabi öncelikle Türkiye’nin bu girişimi yapması gerekmektedir.
Hepinizi söz vermeye davet ediyorum:
Hayatımızın sonuna kadar, Yeniden Büyük Türkiyenin kurulması için bütün gücümüzle çalışacağımıza, Hayatımızın sonuna kadar yer yüzünün neresinde mazlumlar, hakkı yenilmişler varsa, zulme uğramışlar varsa onların yanında duracağımıza, yeni, adil, özgür ve müreffer bir dünyanın kurulması için can pahasına çalışacağımıza söz veriyoruz.
Zafer inananlarındır ve Zafer yakındır
Yaşasın Bağımsız Doğu Türkistan, yaşasın Müslüman Doğu Türkistan…
Allah hepinizden razı olsun, hepinize hayırlı akşamlar diliyorum, Şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum Geleceğiniz aydınlık olsun…”